17 Mayıs 2012 Perşembe

RoFal Project Exhibition 01.05.2012, Ennis, Co Clare IRELAND


EXHIBITION – ROFAL PROJECT (2010 – 2012)
LLP Comenius Regio 2010-1-TR-1-COM13-16597-1
Roma Families Learning - The importance of parental involvement on children's education


22 Nisan 2012 Pazar

CUTO MARŞI


Beste : Necat Serkan ÜN
Söz     : Muzaffer ÇEVEN
2006 


SELAM OLSUN (CUTO MARŞI)


Havva Nenemizin diyarından
Vatana selam olsun
Adem Dedemizin toprağından
Bayrağa selam olsun
Kızıl Denizin rüzgarından
Türk Milletine selam olsun
Cidde Türk Okulundan selam olsun


Biz tek yüreğiz her şey Türkiye için
and olsun 
Biz neferiz her şey Vatan için
Vatan sağ olsun
Emeklerimiz ay yıldız için
helal olsun
Cidde Türk Okulundan selam olsun


































(Cidde Uluslararası Türk Okulu Marşı)
SELAM OLSUN


Havva Nenemizin diyarından
Vatana selam olsun
Adem Dedemizin toprağından
Bayrağa selam olsun
Kızıl Denizin rüzgarından
Türk Milletine selam olsun
Cidde Türk Okulundan selam olsun


Biz tek yüreğiz her şey Türkiye için
and olsun 
Biz neferiz her şey Vatan için
Vatan sağ olsun
Emeklerimiz ay yıldız için
helal olsun
Cidde Türk Okulundan selam olsun


Mekkeden Anadoluya
selam olsun
Medineden Rumeliye
selam olsun
Ciddeden Güzel Yurduma
selam olsun
Cidde Türk Okulundan selam olsun
MUZAFFER ÇEVEN                

TAKINTILAR


Bir girdi olduğunda üretken bir beyinde, çıktı olarak görülecektir değişim ve gelişim. Önemli olan girdinin ve çıktının ne olduğu ve ne olmadığı bilincinde olmaktır.

Yediklerimize dikkat ettiğimiz kadar, beynimize de aynı özeni gösterebilelim ki, girdiler ve çıktılar anlam kazanabilsin. Gönül süzgecinden geçmeyen girdi, düşünce dünyamızda büyük hasarlara neden olabilir. O nedenle öğrenim ve eğitim sürecinde, girdinin niceliğinden çok niteliği  öne çıkar. Ucuzcu yaklaşımlara avans vermeden fikir çilesi çekilerek elde  edilecek bize  bizlik katacak girdilerin çokluğundan çok kalitesiyle başımız ağrısın… Bu bize sonrasında huzur verecek tek çıkar yol… Yoksa takıntılar haline gelen girdiler, bizi bizden koparan çıktılar haline dönüşür.

Beden ve ruh sağlığımızın korunması, takıntıları takıntı haline getirmemek ölçüsünde gizli… Her konuda ve durumda hangi sorun-çözüm kapısından girdi-çıktıdan ziyade, hangi hedefe ulaşılabildi kaygısını yaşamayı düşünmemiz ve uygulamamız yerinde olur sanıyorum. Çıkmamak üzere girmek, girmemek üzere çıkmak ise, sorunun bir başka boyutu…

Hastalık haline gelen bir takıntı: Girdi mi? Çıktı mı? Okuyansak-dinleyensek, bu bir girdi; yazansak-anlatansak, bu bir çıktı. Ya sadece okur-yazarsak? Artık zamanı gelmedi mi, kültür ve uygarlık yolunda yol almanın?

YILLIKTAN SAYFALAR


YILLIKTAN SAYFALAR

Saniyelik, dakikalık, saatlik, günlük, haftalık, aylık, yıllık, asırlık. Bu sözcüklerden ;yıllık-a takıldık. Bir yıl boyunca yaptıklarımıza takıldık. Ya yapamadıklarımız? Yıllıkda yer aldık, okundukça hatırda kaldık. 

Kafamdaki yıllıktan bir sayfa: Her şey zamanında yapıldığında anlamlı. Helva yapmak için un, şeker ve yağı canımızın istediği zamanda değil, olması gereken zamanda bir araya getirmemiz önemli. Bu da yetmez. Nasıl getireceğimizi de bilmek ve bu konuda deneyim sahibi olmak, belki daha da önemli. İşte bu yüzden, öğrenciyken boşa geçirdiğimiz zamanı, mezuniyet sonrası üzüntüyle hatırlarız. 

Zaman, mekan, ben ve bendeki ben. Bizi biz yapacak ve bize hız kazandıracak sır bu. Kelimelerle çelik çomak oynamak gibi bir çıkıntımız yok. Var olanla var işimiz. Kavgamız, var olma kavgası. Yolumuz açık olsun, dikenine katlanırız... Bülbülün mekanı gül olsun... Dikeniyle gül koklanmalı... Koklayınca gülü batsa da gülün dikeni, yüzümüzdeki gülü küle çevirmenin derdini taşıyoruz. Kelimeler, kelimeler.

Yıllıktan arda kalanlar bunlar. Yıllığın bile eskitemediği eski, yeniden daha yeni. Hangi altın kural, hangi vazgeçilmez değer, artık eskidi bu damgasını yiyebilir? Sadece eski diye her tarafı dökülen aslında hiç yeni olamayan gerçek eski yeni, yeni diye bize hep yutturulmaya devam edilecek mi? Kim diyebilir, kaleme paydos? Kalemin şekil değiştirmesi değil sorun olan. Sorun, kalemden vazgeçilmesi... Kalemin ucundan açılan kapı, ufkumuzun kapılarını açık tutacaktır. Tutuculuğun böylesi güzel. Tutkun olmayan hangi işi ucundan tutabilir ki? Selam osun kalem tutan ellere! Yazık kalem yerine, taşı tesirli kılanlara!

Çözüm işte bu bilmecede gizli. Çözdükçe kör düğümü, içimizden bir ses şunu söylüyor: Gözünle gör. Üçüncü gözünle gör. Nedir bu üçüncü göz? Gönlümüzden beynimize uzanan bir yolun yolcusu olan bir göz. Han da var hancı da, olunca yolcu. Tasalanmayın yol da biter, yeter ki yıllıkların tozunu silkecek bir yoldaşımız olsun. 

Mezun öğrencilerimizin bilimde çakılı kalmalarını ve bilimde mezun olmayı asla düşünmemelerini salık veriyorum, mutluluklar diliyorum. (Master, Phd yapmalarını ve üniversite tahsilini kısa kesmemelerini istiyorum.) Okuma hastalığı dışında hep hastalıksız başarı dolu bir ömür diliyorum.
Muzaffer ÇEVEN


KENDİNE AİT BİRİ OLMAK

Öğrencilerimizden beklenen kendine ait biri olabilmektir. Sıradan biri, birilerine dayalı biri olmak ya da "Nedir önemli olan?" Bu sorunun cevabı bulunduğunda başarı elde edilebilir.

Bir ayın birini beklemek, birilerini beklemek ve hiçbir zaman kendine ait biri olamamak. Tavassut ile hareket eden biri olmak ve ne olduğunu bilememek. Çağın vebası olan bir illet. Sonuç toplu bir zillet. Kendine ait biri olduğumuz gün, gerçekten bir Millet olabilmek mümkün.

Birilerinden bir şey duydum demek ve bu şeye göre hareket etmek, çalışma disiplinini felce uğratan en önemli hastalık. İlacı ise kendi işini kendin görmek ve kendine ait olabilmek. Bu ne demek? Bu, duygulu davranabilmek ama duygusal davranmamak demek. Bu, düşünceli davranabilmek ve ön yargılı davranmamak demek. Bu, birilerine dayalı davranmamak ama birilerine danışarak hareket etmek demek. Bu, danışarak dağları aşmak ve kendini aşarak, kendine ait olarak iş yapmak demek.

Tanıdık ile tanımadık kavramlarını bir tarafa bırakarak, bitaraf davranabilmek ve tanıdık-tanımadık herkese eşit davranabilmek erdemine sahip olmak. Olmak ya da olmamak, sırrı bunda. Bir iş yapmadan gölge bir kişilik ile ne kadar başarılı olabiliriz? Hele hele politize edilmiş davranış biçimleri ile hangi kalıcı sonuçları alabiliriz? Devlet adamı, Millet adamı olabilmek ve adam gibi adam olabilmek, derdimiz olmalı. Beklenen ve özlenen mevsim ilkbahardır, sonbahar değil. Sonbaharı bile ilkbahar yapacak olan bir şey, içimizde değişmeyen İlkbahardır. İşimizi kış tutarak, çalışmalarımızı son süreç olan yaza taşıyabiliriz. En önemlisi ise, hep bahar canlılığını gösterebilen bir birey olabilmemizdir.

Öğrencilerimizi bu düşüncelerle kucaklıyorum. Her bir öğrencimin, kendine ait olabilen biri olabilmesini ve başarılı, mutlu bir yaşam sürmesini diliyorum. 2006 Yıllığına her göz attıklarında hep çalışmaları gerektiğini hatırlamalarını istiyorum. Her zaman söyleye geldiğim bir sözü yineliyorum: Okuma hastalığı dışında hep hastalıksız başarı dolu bir ömür diliyorum.

Muzaffer ÇEVEN
(2006-2007 Yıllığından)


İÇTENLİK

Bütün işlerin en önemli mihenk taşı içtenlik. Kaybedildiğinde telafisi mümkün olmayan sonuçlar ortaya çıkar. 

Her durumda ve her koşulda içtenlikle yapılan bir işin başlangıcı acı ve keder de olsa neticesi tatlı ve sevinçtir. Sabır ise zaferdir. Nefere (kişiye) düşen, sabırlı olmaktır. Bilim, sabırla elde edilir. İçtenlik ile korunur, paylaştıkça çoğalır, çalıştıkça gelişir ve kaydedildiğinde kalıcı olur. 

Öğrencilerimizin; iyi dinleyen, iyi konuşan, iyi yazan ve iyi okuyan olabilmeleri amacımız. Bu amacın gerçekleşmemesi, her birimizin iliklerimize kadar hissedeceği acımız olmalı. Yarım adamlardan kurtulduğumuz gün, Millet olarak çağdaş uygarlık düzeyini aşacağımız gündür. Dün dündür, bugün bugün anlayışını yıkıp; düne, bugüne ve yarına sahip kafalara sahip olmamız; tam adam olabilmek için tek yol.

İçtenlik. İçi dışı bir, özü sözü bir birilerine ihtiyacımız var. Her zaman doğruyu söyleyen, kendine zarar geleceğini bilse, yine de doğruyu söyleyen birilerine ihtiyacımız var. İşini kış tutan, kılı kırk yaran can dostlara, vefalı dostlara ihtiyacımız var. Ölesiye öğrenen, ölesiye öğreten canlara can kurban. Yaban ellerde, yaptıklarıyla hep gönüllerde olmak emelimiz. Bizi her yerde güçlü kılan gönlümüz, dilimiz ve elimiz. 

Öğrencilerimizden beklediğimiz, sözümüze söz eklediğimiz ama hiç teklemediğimiz gücümüz; benliğimiz, kısacası içtenliğimiz. Hep okuma hastası olmalarını dilediğim; sıhhat, başarı ve mutlululuk dilediğim öğrencilerimden, içtenlikle yüksek öğrenimlerine devam etmelerini istiyorum. Selam, saygı ve sevgilerimle. 

Muzaffer ÇEVEN
http://zafernefer.4t.com/blank_10.html


TÜRK BAYRAĞI

Yıl 1994 ya da 1995. Özbekistan Özbek Türk Anadolu Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesinde İngilizce Öğretmeni olarak görev yapıyorum. Fırsat buldukça oradaki insanlarla tanışıyor ve onlarla birlikte oluyorum. Türk töre ve adetlerinin en güzel örneklerini iliklerime kadar yaşıyorum. Tanıştığım bir Ahiskalı Türkün bana ve diğer arkadaşlarıma gösterdiği itibarı hiç unutamam. Vatanımızı VATAN, bayrağımızı BAYRAK bilen insanlar Ahiska Türkleri. Bu insanların Yurdumuzun değişik yerlerine yerleştirilmelerine ihtiyaç var. Bir ağaca aşı yapmak gibi bir şey. Sözümü getireceğim anı şu: Türk Bayrağını gördüğünde öylesine duygulandı ve ağladı ki. Sarıldı. Öptü. Öptü. Anladım ki Türk Bayrağı her an yanımızda taşımamız gereken bir numaralı ihtiyaç malzemesi! Eşimin de Taşkentde görev yaparken Türk Büyükelçiliğinde Türk Bayrağının dalgalanışını ilk gördüğü andaki heyecanını ve gözyaşlarını hiç unutamam. Şu an bile o göz yaşlarının tazeliğini gözlerimde ve yüreğimde içtenlikle hissedebiliyorum.

Muzaffer ÇEVEN- Cidde Uluslararası Türk Okulu Müdürü (İngilizce Öğretmeni)
http://zafernefer.4t.com/blank_10.html">http://zafernefer.4t.com/blank_10.html

YABANCI DİL ÖĞRENİMİ

Yabancı Dil öğrenimi konusunda bilinen ve savunulan klasik yaklaşımların artık terk edilmekte olduğu bir gerçektir. Uzmanlarca, ana dilin öğrenilmesi sürecinde yabancı dilin daha iyi ve kalıcı öğrenilebileceği ve buna insan beyninin elverişli olduğu açıklanmaktadır. Önemli olan, öz değerlerimizin, kültürümüzün esas olduğu eğitim sisteminde yabancı dil öğretiminin bilimsel veriler doğrultusunda yapılması bilincine sahip olmaktır.

Her şeye rağmen hep göz önünde bulundurulması gereken en önemli hususun dilde yapılacak tahribatın bir milletin yok olmasında ve yozlaşmasında en tesirli bir silah olduğunun bilinmesidir. Bu şu demek değildir: Yabancı dili öğrenmeyelim ve ana dilimizin dışındaki kapıları kapatalım. Yabancı dili ve ana dilimizi iyi bilelim ki ulusal değerlerimize çok daha iyi ve bilinçli sahip çıkabilelim. Neyin amaç neyin araç olduğunda takılmaktan çok dilimize sahip olabilelim ve çok dillenelim. Kendimizi ifade edebilmenin başka bir yolu yok. Tabiiki bilinmesi gereken diğer bir nokta da, hangi dili nasıl, nerede ve ne zaman kullanacağımız. 

Avrupa Konseyinde yabancı dil üzerine birtakım programların (SOCRATES, Lingua -Dil Öğrenimi, LEONARDO DA VINCI, COMENIUS) uygulanması kararı alınmıştır. Topluluk programlarının genel amacı; üye ülkeler arasında işbirliğini artırmak, Avrupanın gelecekteki yöneticileri olacak gençlerin Avrupa boyutuyla yetiştirilmelerini sağlamak, vatandaşların birbirlerini daha yakından tanımalarıyla farklı kültür, dil ve anlayışlar arasında karşılıklı etkileşimi geliştirerek dil, din, ırk ve cinsiyet ayrımı yapmadan bir Avrupa bilinci benimsetmek ve karşılıklı olarak başarılı uygulamaları ve deneyimleri paylaşmaktır. Avrupa Konseyinin Eğitim ve Kültür Genel Müdürlüğünce yürütülen eğitim ve gençlik programları 1999 yılında Türkiyeye açılmış bulunmaktadır. Bu programlara katılabilmek için gerekli bazı şartları karşılıklı yerine getirmek gerekmektedir. (Atabay, Sevinç. Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları. İstanbul, Özel Okullar Derneği Yayınları, 2002). 

Eğitim ve öğretimin çift dille de olabileceğini belirten Gönen Çıbıkcı, konuyla ilgili şu görüşlere yer vermektedir: Son yıllarda Almanya'nın bazı kentlerinde, örneğin Berlin ve Münih'te iki dilli ve iki kültürlü okullar açılmıştır. Bu okullar oldukça üst düzeyde bir donanıma sahiptirler. Açılış nedenleri ise daha çok diplomat çevresi ailelere görev sunmak olan bu okullarda iki öğretim dili vardır. Örneğin Almanca-Fransızca, Almanca-İngilizce, Almanca-Rusça... "Avrupa Okulu" adını taşıyan bu okul türü bizim çocuklarımıza yönelik olarak da değerlendirilmelidir. Göçmen çocukları da devam edebilmelidir. Almanca- Türkçe iki öğretim dili olarak uygulanmalıdır. Sonuç her iki dil ve kültür için de şu anki durumdan çok daha iyi olacaktır. 

Çok erken yaşlarda çocuklara yabancı dil eğitimi ile ilgili olarak Valeri R. Bikçentaye şunları söylüyor: Çocukların çok kolay bir şekilde dil öğrenebilme yetenekleri çoğu kişinin dikkatini çekmiştir. Niçin çocuklar kolay bir şekilde dil öğrenme yeteneğine sahiptirler? Çocuklar için 0-5 yaş arası dönem yabancı dil öğrenme açısından hayati öneme sahiptir. Doğumdan itibaren 5 yaşına kadar çocuğun beynindeki Nörofizyolojik mekanizma çok faaldir ve bu mekanizmanın yardımıyla dil otomatik olarak beyne kaydedilmektedir. Çocuk duyduklarını adeta bir kasete kaydedercesine beynine kaydetmektedir. Bu dönemden sonra bu mekanizma özelliğini kaybetmekte ve kayıt özelliği sona ermektedir. Daha süt emme dönemindeyken çeşitli sebeplerle aileleri tarafından kaybedilip vahşi hayvanlar tarafından büyütülen çocuklar hakkında kayıtlı olaylar bulunmakta. İnsanlar tarafından sonradan bulunup büyütülen bu çocukların 5 yaşını geçmiş olanlarına konuşmayı öğretebilmek mümkün olamamıştır. Bu çocukların bütün dil dağarcıkları sonradan öğrendikleri az sayıdaki kelimelerle sınırlı kalmış ve üstelik bu kelimelerle cümle teşkil etme özelliğine de sahip olamamışlardır. Bunun sebebi daha önce değindiğimiz Nörofizyolojik mekanizmanın etkinliğini kaybetmesinden başka birşey değildir. Eğer çocuk 5 yaşına kadar bir dilde ya da ana dilinde konuşmayı öğrenmişse bu yaştan sonra başka bir dili de öğrenebilir demektir ancak bu, yukarıda bahsettiğimiz doğumdan itibaren başlayan mekanizma ile değil de yetenek, harcanan performans, kendini zorlama, ağır ve sebatlı bir şekilde çalışma ile olur. Bu durum çocuk üzerindeki yükün artmasına bağlı istenmeyen neticeler verebilir. Her çocuğun zeka ve hafıza kabiliyeti farklı farklıdır. Eğer bir çocuk dil öğrenmede zorluk çekiyor ve kendisini sınıfındaki diğer çocuklarla karşılaştırıyorsa neticede başarısızlık, kendine güvenmeme gibi psikolojik problemler ortaya çıkabilir. Eğer meseleye tersinden ve iyimser bakış açısıyla bakarsak, erken yaşlarda dil öğretimine başlanırsa bu durum, söz edilen çocuklar için psikolojik problemlerin olmaması ve birkaç dilin kolayca öğrenilmesi demektir. 

Ünlü Rus Akademisyen Nörofizyolog A. N. Şepovalnikov'a göre artık çağdaş araştırmacıların ellerinde insan beyninin kapasitesini ve çalışmasını ölçüp inceleyebilecek aletler bulunmakta ve bunların verilerine göre aslında çocukların birçoğu fazla bilgi yüklenmesinden değil aksine bilgi yetersizliğinden sıkıntı çekmekteler.(Martınov S., Haçu, ştobı moy rebyonok bıl vunderkındom, ''Doşkolnoe Vospitonoe'', No: 8, 1994, s. 79) Bilindiği gibi çocuk beyni 3 yaşına kadar bir yetişkin beyninin % 80'i kadar ağırlığa erişmekte. Bu dönem içerisinde çocuk ebeveynlerinden aldığına göre beynin algı kapasitesini arttırabilir. Fakat ebeveyn-çocuk ilişkisindeki klasik yaklaşım hayatın bu en verimli periyodunun elden çıkmasına sebep olmaktadır. Ayrıca zaten çocuk beyni kendi kendini düzenleme yeteneğine sahip olup yorulduğu zaman kendiliğinden kapanıp yeni bilgileri kabul etmez. 

10 Şubat 2003 tarihinde Antalyada iki gün süren Özel Okullar Derneğinin Antalyada düzenlediği Türk Eğitim Sisteminde Yabancı Dil Eğitimi ve Kalite Arayışları sempozyumunda, Özel okul temsilcileri, akademisyenler, yabancı dil öğretmenleri ve dil bilimcilerin katıldığı uzmanlar ilköğretim 4ncü ve 5inci sınıfta, haftada 4 saat olarak verilen yabancı dil derslerinin kesinlikle yeterli olmayacağını; yabancı dilin, ana dille birlikte ve eşit oranda okul öncesinden başlayarak öğretilmesi gerektiğini ve dünya çapında artık çok dillilik ve çok kültürlülüğün önem kazandığını, bu anlayışla birden fazla yabancı dil öğretimin artık kaçınılmaz olduğunu belirtmişlerdir. Toplantının sonuç bildirgesinde, yabancı dili öğretmenin formülü şöyle açıklanmıştır: Yabancı dil, ana okulundan başlayarak ana dille birlikte öğretilmelidir. Okul öncesinde öğretimin etkin olabilmesi için bilişim teknolojilerine paralel olarak oyun, şarkı, tekerleme ve öykü gibi doğal yöntemler kullanılmalıdır. Anadil - yabancı dil kullanımı eşit olmalıdır. Ana okullarında yabancı dilde dinleme ve okuma becerilerine ağırlık verilmelidir. Okuma yazmayı öğrenmenin ardından çocuğa yabancı dilde de okur yazarlık becerisi kazandırılmalıdır. Gramer ağırlıklı yabancı dil öğretimi terk edilmeli, dinleme-konuşma-okuma yazma becerilerinin geliştirilmesine önem verilmelidir. Bilimsel çevrelerce kanıtlanmış olan yabancı dilin küçük yaşlarda daha verimli ve başarılı bir biçimde öğrenildiği gerçeğinden yola çıkıldığında, okullardaki yabancı dil öğretimi daha da önem kazanmaktadır; çünkü amaç sadece bilgi aktarmak değil, aynı zamanda beceri edindirmektir. Kişi her yaşta bilgi edinebilir; ancak her yaşta beceri edinmek kolay değildir. Bilgi ve beceriye dayanan yabancı dilin ise, küçük yaşlarda edinilmesi bu nedenle önemlidir. 

Ayten GENÇ (Hacettepe Üniversitesi, Eğitim Fakültesi), Günümüzde yabancı dil bilgi ve becerisinin önemi, uluslar arası ilişkilerine, iş birliğine değer veren, Avrupa Birliğine üye olmak isteyen ve bu üyelik için öngörülen koşulları yerine getirmeye çalışan Türkiyede de yankı bulmaktadır; çünkü yabancı dil bilgisi, diplomatik, bilimsel, ekonomik vs. alanlarda uluslar arası iş birliği için ön koşuldur ve bu yolları açmak için adeta bir anahtardır. Küreselleşme nedeniyle uluslar arası platformda yaygın bir biçimde öğrenilen ve öğretilen dil İngilizcedir. İngilizce, Türk insanının dünyaya ayak uydurma çabaları ve yabancı dil konusunda gereksinimlerinin değişmesi nedeniyle Türkiyede de ön plâna çıkmıştır. İngilizce öğrenme, konuşma ve iletişim kurma yönünde belirgin bir eğilimin olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. Okullarda da öğrencilerin neredeyse tamamı (%98.4) birinci yabancı dil olarak İngilizce öğrenmektedir,diyerek konunun önemini vurgulamaktadır.

ULUSAL EGEMENLİK

Ulusal Egemenlik, ödün verilmemesi gereken en önemli olmazsa olmazlarımızdan. Egemenliğimizi hiçbir devletle ya da oluşumla paylaşmamız söz konusu bile edilemez.
Kişinin egemenliği eğitimindeki kalite ile ölçülebilir. Ne kadar eğitimli iseniz o kadar egemensinizdir. Konusuna egemen olan her işinde başarılı olur. Toplumun egemenliği de ortak değerlerinin ve eğitim düzeyinin gösterişsiz bir şekilde emek ve üretim olarak yansımasıyla ölçülebilir.
Kalitesiz bir malı alacak kadar zengin olmadıkları anlayışına sahip İngiliz toplumu kalitenin bam telini çok güzel görüp uygulayabildikleri için bildiğimiz başarıları ortaya koyabilmişlerdir. Sürdürülebilir ve kaliteli çalışmalarla sonuca ulaşabileceğimizi hep hatırlayalım. Ne zaman dedikodu seviyesini aşıp araştırma ve inceleme düzeyinde seviyeli davranışlar sergileyebilir hale gelebilirsek başarı o zaman söz konusu olabilir. Kağıt üzerindeki mükemmel sonuçlar ile değil uygulamadaki sonuçlar ile birincil derecede ilgilenmeliyiz.
Ulusal Egemenlik kavramını, öz değerlerimizi özümüzde egemen kıldığımızda daha iyi algılayabilir ve gerçek anlamda Ulusal Egemenliğimizden söz edebiliriz. Tarihinin hiçbir döneminde boyunduruk altında yaşamamış bir Ulusuz! Bu nedenle dünün, bugünün ve yarının çocukları, hep aynı paydada buluşacaklar: KENDİMDEN VAZGEÇEBİLİRİM FAKAT ASLA KENDİME EGEMENLİĞİMDEN DEĞİL! Atatürkün Egemenlik Kayıtsız Şartsız Ulusundur! sözünden anlamamız gereken de budur!

BİR DİLEK VE DİLEKÇE


Pazarlıksız, kayıtsız şartsız ve karşılıksız vermek. Gönülden gönüle açılan kapıdan girmek. Öğretmen olmanın temel şartı. Hatıralar anıldıkça öğretmenliğin özveri üzerine kurulu olduğu gerçeği anıtlaşmakta. Öğretmenden dinlediğimiz her hatıra, bunu ispatlamaktadır.
Ana kucağından başlayan talim ve terbiye süreci; öğretmenin elinde, dilinde ve gönlünde yuğrulduğu nisbette kemale ermekte.Geçmiş kuşakların vebalini de yüklenen öğretmen; öğreten ve eğiten olarak bu sürecin kolaylıkla faturasını kesiverdiğimiz tek sorumlusu. Ana rahminde bir nokta iken baba ocağında bir fide, nihayetinde öğretmen tezğahında bir fidan olan çocuk ve adını eğitim-öğretim dediğimiz yolculuk. Toprağı ayrık otlarından temizlenen ve düzenli sulanan ağaçlar. Neticesi güzel bir orman. Toplum böylesi bir manada olunca orman, rahmet dediğimiz yağmura cezbe merkezi olur. Bir ağacın tutuşması, ormanı nasıl kül ederse, bir çocuğun da toplumdan koparılması; onarılması çok güç olan bir sonuç doğurur. Analar doğurur, babalar doyurur, öğretmenler ise yoğurur. Öğretmenliğin kutsallığı bunda gizli. Terbiye eden Rab. Bu kutsal görevin izdüşümü öğretmen.
Benim hatıram, bu duyguların süzgecinden geçince, başka bir anlam yansıtıyor. İlk görev yerim Adıyaman. İlk göz ağrım. Adıyaman adını duydukça yüreğim aynı heyecanla ürperir. Adıyamanlı olan, Aydın Adnan Menderes Anadolu Lisesi Felsefe öğretmeni rahmetli Abdurrahman Çalış ile olan gönüldaşlığımız bu nedenle ayrı bir öneme sahip. Okul bahçesinde zaman buldukça adeta volta atarcasına yaptığımız ve yad ettiğimiz güzel sohbetler. Adıyaman. Gerçekten insanı da güzel anlamda öyle yaman. Aramızda mahfuz o güzel sohbetler, bana; fikir adamının gönlü zengin, belki fakir ama kirden uzak adam gibi adam, kısacası tam adam olmanın gereğini hissettirmekte.Dedikodu ve olayların dışında, sadece düşünce süzgecinde olan adam. Bu güzel düşüncelerin esintisi, Adıyamanda bir öğrencim ile yaşadığım bir anımı yüreğime üfürmekte.Sonradan, babasının daha küçükken öldüğünü öğrendiğim öğrencim; okul koridorunda, gözlerinden yaşlar onun da farkına varmadığı belli bir ahenkte dökülerek yağmur damlalarının arabanın silgeçlerine takılıp savrulması gibi yanımdan geçti. Belli ki hayat kredi kartını, bilmediğim ve bilmek istemediğim bir nedenle çok kötü kullanmıştı ve şimdi dalından düşmüş bir yaprak gibi savruluyordu.O güne kadar, iyi yapmaya çalıştığımı zannettiğim öğretmenliğin gerçek işlevini iliklerime kadar hissettim. Çok az puanla kaybettiğim hayalini kurduğum yüksek okullara giremeyişime sevindim. Kaba ama yerinde bir tabirle civataları düşmüş bir makinayı toplamak ve çalıştırmanın çok daha önemli olduğunu düşündüm. Eğer bu görev hakkıyla yapılamazsa, ormanda bir ağacın yanmasının tek ağacın yok olması değil, ormanın tamamının yok olması demek anlamına geleceğini; kafa tasımda topun zıplaması gibi anladım. Dedim hayalimde kurguladığım şu mesleği değil de iyi ki öğretmenlik mesleğini seçmişim.Ben de hayatın sillesiyle düşen o öğrencim gibiydim adeta.Düşünce rüzğarında savruluyordum.Adını şimdi beyin fırtınası diyorlar. Gönüllerde fırtına kopmadan hangi fırtınadan bahsediyorlar? ..................
Düşündükçe kalbimde titreşimlerin olduğunu ve buna benzer anılarımın çok olduğunu, içime akıttığım ancak beni mutlu eden gözyaşlarım ile kendimi niye daha genç hissetiğimi anlıyorum. Aslında bu anıyı anlatmak bile, gizemli kaldığındaki tesirini kaybedecek korkusuyla, bana zor geldi. Ne yapalım, yine de anlatılabilir ve sürdürülebilir kadarını paylaşmak; gönlümüzü verdiğimiz öz değerler adına önemli olsa gerek. Havada su, bardakta su, ırmakta su, okyanusta su.Pınarda akan su. Herşeye hayat veren su.Gönül dilinden düşen bu. Bir dilek ve dilekçe. Hepsi bendeki bene. 
Muzaffer ÇEVEN 
18.10.2008
http://zafernefer.4t.com/blank_10.htm
               

BAŞARI


Başarı, baş arı olmaya çalışmaktan çok öncelikle arı gibi olmaya karar vermeye başlamakla olur. Özümüze ve sözümüze sahip olunca ve ar duygumuza teslim olunca, işlerin olgunlaşması ve başak vermeye başlaması mümkündür. Dağınık isek ve hep bahanelere sığınıyorsak, zaten baştan başımızı dertden derde sokmaya kendimiz neden olmuşuzdur. Neye ve kime ihtiyacımız var? Kendimiz olmaya ve sahip olduklarımızı kullanabilme kararlığına ihtiyacımız var. Bir BEN var bir Benden içeri sırrını anlamaya ihtiyacımız var. İçteki BENimizi harekete geçirebilelim ki bereketini görebilelim. Kelimelere taşıyamayacağı yükleri koymak da ucuzcu bir yaklaşım. SÖZ ki tutmak içindir. SÖZ ki tutulmak içindir. SÖZü ağızda tutunca bizim. Gereğinde ve sevgi dolu yürekle SÖZü söylemedikçe de SÖZ bizim değil! Sözü ve özü bir olana tutkunum. Söz ne zaman gümüş ne zaman altın? Bunun cevabı sözün ne olduğuna ve kime ait olduğuna bağlı. 
İşin ikinci aşaması sözün yazı haline gelmesi. Uygarlıktan söz edebilmek, sözün YAZI haline gelmesiyle söz konusu olabilir. Bir öğrencinin başarılı ya da başarısız olmasının özünde yatan gerçek: NOT tutma alışkanlığı ve NOT çıkarma alışkanlığının olması ve olmaması hususudur. Dinlerken not tutarız, okurken de not çıkarırız. NOT TUTMA ve NOT ÇIKARMAnın tekniklerini de bilmek önemli.
Sonuç olarak roman okur gibi ders kitabını okuyorsak, anlamamak için dinliyorsak kime hangi bahaneyle başaramamamızın diyetini ödetebiliriz ki? Artık SÖZün gümüş veya altın olduğunu tartışmakla değil YAZInın altın olduğunu anlamaya çalışmak ve gereğini yapmaya gayret ederek zamanımızı değerlendirmeliyiz. Sözün bittiği yerde yazı. Sözün azı ve hatırda kalanı ve yazılmaya değerli olanı makbul.

http://zafernefer.4t.com/blank_10.html

ÖZGEÇMİŞ


15.01.1959 tarihinde Kütahya’da doğdu, 20.05.1980’de Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü İngilizce Bölümünü bitirdi. 29.06.1989’da İngiltere University of Reading - Letters of Faculty - Applied Linguistics bölümünü bitirdi. Adıyaman Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesi, Manisa Akhisar Zeytinliova Lisesi, Aydın Adnan Menderes Anadolu Lisesi ve Özbekistan Taşkent Özbek Türk Anadolu Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesi’nde İngilizce Öğretmeni olarak görev yaptı. Daha sonra, Düzce Akçakoca Anadolu Lisesi’nde, Aydın Yüksel Yalova Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde, Suudi Arabistan Cidde Uluslararası Türk Okulu’nda ve Aydın Vali Ünal Özgödek İÖO’nda Okul Müdürü olarak görev yaptı. Aydın Sosyal Bilimler Lisesi’ne, 16.07.2008 tarihinde İngilizce Öğretmeni olarak atanmıştır. 04.05.2009-21.09.2010 tarihleri arasında Aydın Sosyal Bilimler Lisesi’nde okul müdürü olarak görev yapmıştır. 23.09.2011 tarihinde Aydın Anadolu İmam Hatip Lisesi’ne İngilizce Öğretmeni olarak atanmıştır 27.09.2010 tarihinden itibaren Aydın İl MEM ARGE-Projeler Koordinasyon Ekibinde görevlidir. Evli ve 2 erkek çocuk babasıdır. İngilizce biliyor.

15 Nisan 2012 Pazar

LINKS

YAZILARIM 1  http://zafernefer.4t.com/blank_1.html
YAZILARIM 2  http://zafernefer.4t.com/blank_10.html
TWITTER   https://twitter.com/#!/muzafferceven
RoFal Project   http://www.rofalproject.com/
My Website   http://muzafferceven.great-teacher.net/index_2.html


Mr President Abdullah GÜL & Me

SORULARIM

http://cbsorun.tccb.gov.tr/yeni-soru
Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah GÜL Beyefendiye sorularımı arz ediyorum:
http://muzafferceven.great-teacher.net/cgi-bin/blog
  1. Milletvekili, Milletin vekili yani onun adına yasama görevini yapmak üzere görevlendirdiği temsilcidir. Milletvekilliği bir meslek değildir. Halk tarafından her meslekten görevlendirme yapılabilecek bir temsil görevidir. Bu bakımdan, bu görevin olsa olsa “temsil görevi harcamaları” adı altında geçici bir ücreti olabilir. Hele hele bu görevin emekliliği ve maaşı olamaz. Belki asıl mesleği üzerinden artı bir “temsiliyet itibar ödemesi” olabilir. Bu konudaki görüşüme katılacağınızı düşünüyorum. Farklı düşünüyor iseniz ya da düşünceme katılıyorsanız bu konuda neler yapılabileceğini düşünüyorsunuz?
  2. Din görevlilerine namaz kıldırma bedeli gibi algılanabilecek maaş bağlanması uygulaması yerine; din görevlilerine çevre sakinleri ile diğer vatandaşlara ilmihal bilgileri öğretme ve mescitlerin/camilerin bakımında etkin görev üstlenme karşılığında ücret/maaş ödenmesinin yerinde olacağı düşüncesine katılıyor musunuz? Dini görevlerini para karşılığında yerine getiren bir kişinin ayrıca dini görevlerini yerine getirmedeki sorumluluğunun nasıl kalkacağını düşüyorsunuz? Mescit ve camilerin, yöre halkı için bir toplantı yeri ve kütüphane ve sosyal/kültürel etkinliklerin de yerine getirilebileceği mekânlar haline gelmesinin dini bir vecibe olduğuna inanıyor musunuz? Bu konuda neler yapmayı düşünüyorsunuz?
  3. Danışmanlarınızı seçerken hangi kıstasları dikkate alıyorsunuz? Sizden hiçbir ücret beklemeden size danışmanlık yapabilecek kişilere ulaşabiliyor musunuz?
  4. Karar vermenizde sizi daha çok hangisi etkiliyor? Tavassut ya da referans?
  5. Bir vatandaş olarak, sizi gerçekten seven ve size güvenen birisiyim. Yurtdışında görev yaparken, insanları mahcup etmekten mahcup olabilecek bir özelliğe sahip olduğunuzu gözlemledim. Başarılarınızın temelinde bunun olduğunu düşünüyorum. Vatandaşların size ulaşmasında ve sizin vatandaşlara ulaşmanızda bir zorluk yaşanıyor mu?
Size, halkımıza hizmet eden önderlere ve bu hizmete katkıda bulunan herkese duacıyım. Saygılarımla,

--
Muzaffer ÇEVEN

+90 507 243 07 90 (GSM avea)
+90 532 578 02 30 (GSM turkcell)
+90 256 226 33 49 (home)

Fatih Mahallesi, Halide Edip Caddesi 14/2 09020 AYDIN
TWITTER
Facebook

muzafferceven@gmail.com