22 Nisan 2012 Pazar

BİR DİLEK VE DİLEKÇE


Pazarlıksız, kayıtsız şartsız ve karşılıksız vermek. Gönülden gönüle açılan kapıdan girmek. Öğretmen olmanın temel şartı. Hatıralar anıldıkça öğretmenliğin özveri üzerine kurulu olduğu gerçeği anıtlaşmakta. Öğretmenden dinlediğimiz her hatıra, bunu ispatlamaktadır.
Ana kucağından başlayan talim ve terbiye süreci; öğretmenin elinde, dilinde ve gönlünde yuğrulduğu nisbette kemale ermekte.Geçmiş kuşakların vebalini de yüklenen öğretmen; öğreten ve eğiten olarak bu sürecin kolaylıkla faturasını kesiverdiğimiz tek sorumlusu. Ana rahminde bir nokta iken baba ocağında bir fide, nihayetinde öğretmen tezğahında bir fidan olan çocuk ve adını eğitim-öğretim dediğimiz yolculuk. Toprağı ayrık otlarından temizlenen ve düzenli sulanan ağaçlar. Neticesi güzel bir orman. Toplum böylesi bir manada olunca orman, rahmet dediğimiz yağmura cezbe merkezi olur. Bir ağacın tutuşması, ormanı nasıl kül ederse, bir çocuğun da toplumdan koparılması; onarılması çok güç olan bir sonuç doğurur. Analar doğurur, babalar doyurur, öğretmenler ise yoğurur. Öğretmenliğin kutsallığı bunda gizli. Terbiye eden Rab. Bu kutsal görevin izdüşümü öğretmen.
Benim hatıram, bu duyguların süzgecinden geçince, başka bir anlam yansıtıyor. İlk görev yerim Adıyaman. İlk göz ağrım. Adıyaman adını duydukça yüreğim aynı heyecanla ürperir. Adıyamanlı olan, Aydın Adnan Menderes Anadolu Lisesi Felsefe öğretmeni rahmetli Abdurrahman Çalış ile olan gönüldaşlığımız bu nedenle ayrı bir öneme sahip. Okul bahçesinde zaman buldukça adeta volta atarcasına yaptığımız ve yad ettiğimiz güzel sohbetler. Adıyaman. Gerçekten insanı da güzel anlamda öyle yaman. Aramızda mahfuz o güzel sohbetler, bana; fikir adamının gönlü zengin, belki fakir ama kirden uzak adam gibi adam, kısacası tam adam olmanın gereğini hissettirmekte.Dedikodu ve olayların dışında, sadece düşünce süzgecinde olan adam. Bu güzel düşüncelerin esintisi, Adıyamanda bir öğrencim ile yaşadığım bir anımı yüreğime üfürmekte.Sonradan, babasının daha küçükken öldüğünü öğrendiğim öğrencim; okul koridorunda, gözlerinden yaşlar onun da farkına varmadığı belli bir ahenkte dökülerek yağmur damlalarının arabanın silgeçlerine takılıp savrulması gibi yanımdan geçti. Belli ki hayat kredi kartını, bilmediğim ve bilmek istemediğim bir nedenle çok kötü kullanmıştı ve şimdi dalından düşmüş bir yaprak gibi savruluyordu.O güne kadar, iyi yapmaya çalıştığımı zannettiğim öğretmenliğin gerçek işlevini iliklerime kadar hissettim. Çok az puanla kaybettiğim hayalini kurduğum yüksek okullara giremeyişime sevindim. Kaba ama yerinde bir tabirle civataları düşmüş bir makinayı toplamak ve çalıştırmanın çok daha önemli olduğunu düşündüm. Eğer bu görev hakkıyla yapılamazsa, ormanda bir ağacın yanmasının tek ağacın yok olması değil, ormanın tamamının yok olması demek anlamına geleceğini; kafa tasımda topun zıplaması gibi anladım. Dedim hayalimde kurguladığım şu mesleği değil de iyi ki öğretmenlik mesleğini seçmişim.Ben de hayatın sillesiyle düşen o öğrencim gibiydim adeta.Düşünce rüzğarında savruluyordum.Adını şimdi beyin fırtınası diyorlar. Gönüllerde fırtına kopmadan hangi fırtınadan bahsediyorlar? ..................
Düşündükçe kalbimde titreşimlerin olduğunu ve buna benzer anılarımın çok olduğunu, içime akıttığım ancak beni mutlu eden gözyaşlarım ile kendimi niye daha genç hissetiğimi anlıyorum. Aslında bu anıyı anlatmak bile, gizemli kaldığındaki tesirini kaybedecek korkusuyla, bana zor geldi. Ne yapalım, yine de anlatılabilir ve sürdürülebilir kadarını paylaşmak; gönlümüzü verdiğimiz öz değerler adına önemli olsa gerek. Havada su, bardakta su, ırmakta su, okyanusta su.Pınarda akan su. Herşeye hayat veren su.Gönül dilinden düşen bu. Bir dilek ve dilekçe. Hepsi bendeki bene. 
Muzaffer ÇEVEN 
18.10.2008
http://zafernefer.4t.com/blank_10.htm
               

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder