Yabancı Dil öğrenimi konusunda bilinen ve savunulan klasik yaklaşımların artık terk edilmekte olduğu bir gerçektir. Uzmanlarca, ana dilin öğrenilmesi sürecinde yabancı dilin daha iyi ve kalıcı öğrenilebileceği ve buna insan beyninin elverişli olduğu açıklanmaktadır. Önemli olan, öz değerlerimizin, kültürümüzün esas olduğu eğitim sisteminde yabancı dil öğretiminin bilimsel veriler doğrultusunda yapılması bilincine sahip olmaktır.
Her şeye rağmen hep göz önünde bulundurulması gereken en önemli hususun dilde yapılacak tahribatın bir milletin yok olmasında ve yozlaşmasında en tesirli bir silah olduğunun bilinmesidir. Bu şu demek değildir: Yabancı dili öğrenmeyelim ve ana dilimizin dışındaki kapıları kapatalım. Yabancı dili ve ana dilimizi iyi bilelim ki ulusal değerlerimize çok daha iyi ve bilinçli sahip çıkabilelim. Neyin amaç neyin araç olduğunda takılmaktan çok dilimize sahip olabilelim ve çok dillenelim. Kendimizi ifade edebilmenin başka bir yolu yok. Tabiiki bilinmesi gereken diğer bir nokta da, hangi dili nasıl, nerede ve ne zaman kullanacağımız.
Avrupa Konseyinde yabancı dil üzerine birtakım programların (SOCRATES, Lingua -Dil Öğrenimi, LEONARDO DA VINCI, COMENIUS) uygulanması kararı alınmıştır. Topluluk programlarının genel amacı; üye ülkeler arasında işbirliğini artırmak, Avrupanın gelecekteki yöneticileri olacak gençlerin Avrupa boyutuyla yetiştirilmelerini sağlamak, vatandaşların birbirlerini daha yakından tanımalarıyla farklı kültür, dil ve anlayışlar arasında karşılıklı etkileşimi geliştirerek dil, din, ırk ve cinsiyet ayrımı yapmadan bir Avrupa bilinci benimsetmek ve karşılıklı olarak başarılı uygulamaları ve deneyimleri paylaşmaktır. Avrupa Konseyinin Eğitim ve Kültür Genel Müdürlüğünce yürütülen eğitim ve gençlik programları 1999 yılında Türkiyeye açılmış bulunmaktadır. Bu programlara katılabilmek için gerekli bazı şartları karşılıklı yerine getirmek gerekmektedir. (Atabay, Sevinç. Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları. İstanbul, Özel Okullar Derneği Yayınları, 2002).
Eğitim ve öğretimin çift dille de olabileceğini belirten Gönen Çıbıkcı, konuyla ilgili şu görüşlere yer vermektedir: Son yıllarda Almanya'nın bazı kentlerinde, örneğin Berlin ve Münih'te iki dilli ve iki kültürlü okullar açılmıştır. Bu okullar oldukça üst düzeyde bir donanıma sahiptirler. Açılış nedenleri ise daha çok diplomat çevresi ailelere görev sunmak olan bu okullarda iki öğretim dili vardır. Örneğin Almanca-Fransızca, Almanca-İngilizce, Almanca-Rusça... "Avrupa Okulu" adını taşıyan bu okul türü bizim çocuklarımıza yönelik olarak da değerlendirilmelidir. Göçmen çocukları da devam edebilmelidir. Almanca- Türkçe iki öğretim dili olarak uygulanmalıdır. Sonuç her iki dil ve kültür için de şu anki durumdan çok daha iyi olacaktır.
Çok erken yaşlarda çocuklara yabancı dil eğitimi ile ilgili olarak Valeri R. Bikçentaye şunları söylüyor: Çocukların çok kolay bir şekilde dil öğrenebilme yetenekleri çoğu kişinin dikkatini çekmiştir. Niçin çocuklar kolay bir şekilde dil öğrenme yeteneğine sahiptirler? Çocuklar için 0-5 yaş arası dönem yabancı dil öğrenme açısından hayati öneme sahiptir. Doğumdan itibaren 5 yaşına kadar çocuğun beynindeki Nörofizyolojik mekanizma çok faaldir ve bu mekanizmanın yardımıyla dil otomatik olarak beyne kaydedilmektedir. Çocuk duyduklarını adeta bir kasete kaydedercesine beynine kaydetmektedir. Bu dönemden sonra bu mekanizma özelliğini kaybetmekte ve kayıt özelliği sona ermektedir. Daha süt emme dönemindeyken çeşitli sebeplerle aileleri tarafından kaybedilip vahşi hayvanlar tarafından büyütülen çocuklar hakkında kayıtlı olaylar bulunmakta. İnsanlar tarafından sonradan bulunup büyütülen bu çocukların 5 yaşını geçmiş olanlarına konuşmayı öğretebilmek mümkün olamamıştır. Bu çocukların bütün dil dağarcıkları sonradan öğrendikleri az sayıdaki kelimelerle sınırlı kalmış ve üstelik bu kelimelerle cümle teşkil etme özelliğine de sahip olamamışlardır. Bunun sebebi daha önce değindiğimiz Nörofizyolojik mekanizmanın etkinliğini kaybetmesinden başka birşey değildir. Eğer çocuk 5 yaşına kadar bir dilde ya da ana dilinde konuşmayı öğrenmişse bu yaştan sonra başka bir dili de öğrenebilir demektir ancak bu, yukarıda bahsettiğimiz doğumdan itibaren başlayan mekanizma ile değil de yetenek, harcanan performans, kendini zorlama, ağır ve sebatlı bir şekilde çalışma ile olur. Bu durum çocuk üzerindeki yükün artmasına bağlı istenmeyen neticeler verebilir. Her çocuğun zeka ve hafıza kabiliyeti farklı farklıdır. Eğer bir çocuk dil öğrenmede zorluk çekiyor ve kendisini sınıfındaki diğer çocuklarla karşılaştırıyorsa neticede başarısızlık, kendine güvenmeme gibi psikolojik problemler ortaya çıkabilir. Eğer meseleye tersinden ve iyimser bakış açısıyla bakarsak, erken yaşlarda dil öğretimine başlanırsa bu durum, söz edilen çocuklar için psikolojik problemlerin olmaması ve birkaç dilin kolayca öğrenilmesi demektir.
Ünlü Rus Akademisyen Nörofizyolog A. N. Şepovalnikov'a göre artık çağdaş araştırmacıların ellerinde insan beyninin kapasitesini ve çalışmasını ölçüp inceleyebilecek aletler bulunmakta ve bunların verilerine göre aslında çocukların birçoğu fazla bilgi yüklenmesinden değil aksine bilgi yetersizliğinden sıkıntı çekmekteler.(Martınov S., Haçu, ştobı moy rebyonok bıl vunderkındom, ''Doşkolnoe Vospitonoe'', No: 8, 1994, s. 79) Bilindiği gibi çocuk beyni 3 yaşına kadar bir yetişkin beyninin % 80'i kadar ağırlığa erişmekte. Bu dönem içerisinde çocuk ebeveynlerinden aldığına göre beynin algı kapasitesini arttırabilir. Fakat ebeveyn-çocuk ilişkisindeki klasik yaklaşım hayatın bu en verimli periyodunun elden çıkmasına sebep olmaktadır. Ayrıca zaten çocuk beyni kendi kendini düzenleme yeteneğine sahip olup yorulduğu zaman kendiliğinden kapanıp yeni bilgileri kabul etmez.
10 Şubat 2003 tarihinde Antalyada iki gün süren Özel Okullar Derneğinin Antalyada düzenlediği Türk Eğitim Sisteminde Yabancı Dil Eğitimi ve Kalite Arayışları sempozyumunda, Özel okul temsilcileri, akademisyenler, yabancı dil öğretmenleri ve dil bilimcilerin katıldığı uzmanlar ilköğretim 4ncü ve 5inci sınıfta, haftada 4 saat olarak verilen yabancı dil derslerinin kesinlikle yeterli olmayacağını; yabancı dilin, ana dille birlikte ve eşit oranda okul öncesinden başlayarak öğretilmesi gerektiğini ve dünya çapında artık çok dillilik ve çok kültürlülüğün önem kazandığını, bu anlayışla birden fazla yabancı dil öğretimin artık kaçınılmaz olduğunu belirtmişlerdir. Toplantının sonuç bildirgesinde, yabancı dili öğretmenin formülü şöyle açıklanmıştır: Yabancı dil, ana okulundan başlayarak ana dille birlikte öğretilmelidir. Okul öncesinde öğretimin etkin olabilmesi için bilişim teknolojilerine paralel olarak oyun, şarkı, tekerleme ve öykü gibi doğal yöntemler kullanılmalıdır. Anadil - yabancı dil kullanımı eşit olmalıdır. Ana okullarında yabancı dilde dinleme ve okuma becerilerine ağırlık verilmelidir. Okuma yazmayı öğrenmenin ardından çocuğa yabancı dilde de okur yazarlık becerisi kazandırılmalıdır. Gramer ağırlıklı yabancı dil öğretimi terk edilmeli, dinleme-konuşma-okuma yazma becerilerinin geliştirilmesine önem verilmelidir. Bilimsel çevrelerce kanıtlanmış olan yabancı dilin küçük yaşlarda daha verimli ve başarılı bir biçimde öğrenildiği gerçeğinden yola çıkıldığında, okullardaki yabancı dil öğretimi daha da önem kazanmaktadır; çünkü amaç sadece bilgi aktarmak değil, aynı zamanda beceri edindirmektir. Kişi her yaşta bilgi edinebilir; ancak her yaşta beceri edinmek kolay değildir. Bilgi ve beceriye dayanan yabancı dilin ise, küçük yaşlarda edinilmesi bu nedenle önemlidir.
Ayten GENÇ (Hacettepe Üniversitesi, Eğitim Fakültesi), Günümüzde yabancı dil bilgi ve becerisinin önemi, uluslar arası ilişkilerine, iş birliğine değer veren, Avrupa Birliğine üye olmak isteyen ve bu üyelik için öngörülen koşulları yerine getirmeye çalışan Türkiyede de yankı bulmaktadır; çünkü yabancı dil bilgisi, diplomatik, bilimsel, ekonomik vs. alanlarda uluslar arası iş birliği için ön koşuldur ve bu yolları açmak için adeta bir anahtardır. Küreselleşme nedeniyle uluslar arası platformda yaygın bir biçimde öğrenilen ve öğretilen dil İngilizcedir. İngilizce, Türk insanının dünyaya ayak uydurma çabaları ve yabancı dil konusunda gereksinimlerinin değişmesi nedeniyle Türkiyede de ön plâna çıkmıştır. İngilizce öğrenme, konuşma ve iletişim kurma yönünde belirgin bir eğilimin olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. Okullarda da öğrencilerin neredeyse tamamı (%98.4) birinci yabancı dil olarak İngilizce öğrenmektedir,diyerek konunun önemini vurgulamaktadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder